Onlar bunu hep yapıyorlar…
Fatih Altaylı: Yeni bir gazete çıkaracak ya. Yazar kadroya ihtiyaç var tabii. İlginç bir tarzı var ama Altaylı’nın. Israrla ‘kimseyi aramıyorum, herkes kendi gelmek istiyor’ demesi boşuna değil. Olay şöyle gelişiyor; Altaylı önce kendine bir yazar kestirir (Emin Çölaşan, Ahmet Hakan, Oray Eğin, Ayşe Arman..) Sonra avına güzel ve bol yağlı bir yazı ile yaklaşır. Güzellemeleri ve sıçrayan yağları alan av hemen telefona sarılır ve şöyle bir diyalog oluşur kendiliğinden;
Yazar: Fatihçiğim, hakkımda yazdıkların için çok teşekkür ederim. Sende çok iyi bir gazetecisin.
Altaylı: Ne demek. Gerçekten iyi bir yazar olduğunu düşünüyorum. Aslında başka başka şeyler de düşünüyorum.
Y: Ne gibi Fatihçiğim?..
A: Yahu ne bileyim, gazetecilik zor iş. Sen mesela memnun musun çalıştığın yerden?
Y: Eh, idare ediyoruz işte. Dediğin gibi zor bir meslek bizimkisi…
A: Yahu bir yemek yiyelim istersen. Bayağıdır da görmüyoruz birbirimizi. Laflarız oradan buradan…
Bebek’in ünlü ve bütün medya mensupların gittiği bir restoranında buluşulur ve Altaylı’nın kurnaz taktiği ile av kapana kıstırılır Altaylı’nın bu av harekâtı iyi bir taktik ama maalesef her defasında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Prensipte anlaşmaya vardığı herkesle, Ciner binasında bir araya gelinildiğinde bozuluyor. Sanırım işin içine para girince güzelliğin de bir önemi kalmıyor, yağcılığın da…
Ebru Gündeş: Süha Yavuz (Müzik Prodüktörü), Ömer Durak(Avukat), Osman Tan Erkır (Sunucu-Yapımcı). Bu üç ayrı dünyaların insanının ortak paydası Ebru Gündeş’tir. Ebru Gündeş’in hayattaki paydası da müzik albümü çıkarmaktır. Ortak payda, paydaları bulur ama ne yazık ki bu paydalar payidar kalamıyorlar.
Bu seferki taktik şöyledir; Ortak paydamız, albüm öncesinde, kendisine zengin mi zengin bir pay bulur. Mutluluk masalları derken, birinci sınıf bir ekiple hazırlanan albüm çıkıverir. Payda sayesinde; reklamlar, ahbap/dost ilişkileri üzerinden haber yaptırmalar, otel sahiplerine ricalarda bulundurulup ekstralara çıkmalar, konser ayarlamalar derken de, bir de bakıyor ki 6 ay geçivermiş hemencecik.
Albüm çok satmış, haberler gani gani, konserler full olmuş taşıyor... E bu durumda pay’a ne gerek var? Hadi eyvallah denilip bir sonraki albüme kadar yepyeni bir pay aranmaya başlanılıyor. ‘Benim sanatçım da işini bilir’ ne de olsa!..
Ergun Babahan: Sizce Ergun Babahan gazeteci olmasaydı ne olurdu? Tahmin edemiyorsunuz değil mi? Ben de bilmiyorum açıkçası ama soru ‘başka ne olamazdı?’ diye sorulsaydı bunun cevabını hemen verirdim; ‘poker oyuncusu’ olamazdı. Anlatayım;
Yıl sanırım 2003. Sabah, Ciner’e yeni geçmiş. Başında Fatih Altaylı var. Babahan bilinmeyen bir sebeple Ciner’e rest çekiyor ve ‘ben gidiyorum’ diyor. Ciner resti görüyor ve ‘güle güle’ cevabını veriyor. Panikleyen Babahan devreye birçok kişiyi soksa da olmuyor. Araya Fatih Altaylı giriyor, Ciner’in inadını bir şekilde kırıyor, Ergun Babahan’a da ‘Sabah’ın CEO’su olacaksın’ diyerekten iki tarafa eşit mesafede durduğunu hissettiriyor.
Aradan 4 yıl geçiyor. Babahan restini bu sefer TMSF’ye çekiyor. Rakip kolay lokma olunca (medya yöneticiliğinden anlamadıklarından) resti tutuyor ve maaşına zam yapılması ve makam aracı olarak çok lüks bir jeep alınması sözüyle tekrar geri dönüyor.
2008’de Sabah, yeni sahibine, Çalık’a geçiyor. Kötü poker oyuncumuz Ergun Babahan yine restini çekiyor ve ‘böyle olacaksa gidiyorum’ diyor. Çalık, Ciner gibi Babahan’ın restini görüyor. Babahan her zaman olduğu gibi panikliyor ve restin geri alınması için yine her zaman ki gibi araya adam koyuyor (bkz. Mehmet Barlas, Şule Talu) Ama olmuyor… En sonunda bu kötü poker oyuncusu kumar uğruna işsiz kaldı.
Bence annesine işsiz kaldığını değil, kötü bir poker oyuncusu olduğunu söylemesinler…
Deniz T. Simavi
deniztsimavi@gmail.com