Önde Darbukacı
Bu siteyi takip edenler ve Rüknettin Samanalevi Bey’in yazılarını okuyanlar benim ismimi hatırlar gibi olabilirler. Aslında Rüknettin Bey’in basın danışmanıyım.
Bir arkadaşımın başına gelenleri Rüknettin Bey’e anlattım “İnanılır gibi değil yazın bunları Mücella Hanım” dedi. Oturup yazdım, “Kim yayınlayacak?” dedim; “Benim yazdığım haber sitesinde yayınlanabilir. Tunç’la bir konuşayım” dedi. Ben de oturup bilgisayarın başına yazdım.
***
“Önde darbukacı, arkada klarnetçi merdivenlerden çıkıyorlardı. Klarnetçi bizden tarafa bakıp durdu “Çalgı lazım mı?” diye sordu. Lazım değil anlamında başımı iki yana salladığımda gülümsedi ve sanki “Ne arıyorsunuz burada?” der gibi baktı, kafasını sağa sola sallayarak yürüdü.
Tabii burada açıklamam gereken bir durum var, nişanlımla birlikte nezaretteyiz. Ben elimdeki telefonla sağı solu arayıp bu durumu açıklayıp yardım çağıracakken nişanlım “Yapma lütfen ayıp oluyor” diyor. Bir süre onu dinliyorum sonra dayanamayıp telefonla birilerini bulmaya çalışıyorum. “Aslında biz buraya şikayetçi olmaya geldik” filan diye anlatmaya başlıyorum. Her konuştuğum insan haklı olarak soruyor “Neredesiniz peki?” diye, ben de “Nezarethanedeyiz” dedikçe bizi gözeten polis memuru “Yok yok yanlış bilgi vermeyin, nezarethanede değilsiniz, bizim nezaretimizdesiniz” diye düzeltiyor. İkisi arasında ne fark var, inanın anlayamadım!
Neyse şu bize soru soran Klarnetçi’ye döneyim. Aradan ne kadar süre geçti bilmiyorum, gene önde darbukacı arkada klarnetçi, sırayı bozmadan merdivenden iniyorlardı. Klarnetçi durdu, bizden tarafa baktı. Gülerek bir elini yumruk yapıp, baş parmağını ağzına doğru götürerek kafasını salladı, nişanlımla ikimiz aynı anda kaşlarımızı kaldırarak “hayır, sarhoş değiliz” anlamında kafamızı yukarı kaldırınca klarnetçi şaşırdı. Bu kez de sağ elini cebin etrafında çevirip cebini göstererek kafasını salladı. Gene nişanlımla aynı anda “Hayır, yankesici değiliz” anlamına gelen hareketle başımızı yukarı kaldırdık.
Klarnetçi bu kez şaşkınlıkla gözlerini iri iri açarak baktı ve iki parça olan klarnetini birleştirmeye çalışırken bir yandan da elini klarnetin delikleri üzerinde üflemeden gezdirerek “Çalayım mı?” demek istiyordu. Biz bu kez de “Hayır” anlamında sözleşmişçesine baş sallarken, nişanlım üzgün bir sesle, “Ama burası polis merkezi” dedi. Sonra döndü bana “Bozuk paran varsa beş lira ver de, aman gürültü yapmasın!” dedi. Anladım ki Klarnetçiye bahşiş verecek. Çaldıramasak da, Klarnetçi bu gün evine eli boş dönmesin istiyordu. Biz nasıl olsa “akıllandırılmak” üzere nezarete alınıp uslanmaya bırakılmıştık.
Peki ama neden “uslandırmak” istemişlerdi sizi?
“Ya sorma arkadaş… Yaz başında bir ofis kiraladık. Mal sahibini hiç tanımadan verdik emlakçı komisyonunu, depozit ve peşin kiramızı, geçtik içine. Ofis olarak hem metrekaresi büyük, hem de kirası yüksek gelince, homeofis olarak kullanmaya başladık. Kira kontratına da yazdırdık. İlk olarak elektrik, su, doğalgazı üzerimize aldık sonra da telefonlarımızı çektirdik. Kiraladığımız meskenin mal sahibi kimdir? Ne iş yapar? Nerede ikamet eder? bilmiyoruz. Çünkü sahibi ile ilgili hiç araştırma yapmadık. Yapmak da aklımıza gelmedi açıkçası.
Kiraladığımız yere taşındığımızın ilk haftasıydı çok talihsiz bir olay yaşadık. Şehirde sular kesilmiş ve muslukları kontrol etmeden yatmışız. Sabah 05 sularıydı, kapının çalınmasıyla yataktan fırladım. O da ne? Dış kapının yanında mutfaktan şırıl şırıl su sesleri gelmekte ve ayaklarım da suda. Musluğu kapatıp kapıyı açtığımda, ağlamaklı bir ifadeyle karşımda duran genç bir erkekle yüz yüze geldim. Alt kat komşumuzmuş, “Sularınız bizim tavandan aşağıya akıyor.” demez mi? Hay Allah rüya mı görüyorum? Biz buraya taşınalı beş gün oldu filan derken, üzerimde eşofmanlarla fırladım alt kata… Evet, antrenin tavanında elektrik kablosunun yanında su sızıntısı görülüyordu. Ama genç bir erkeği ağlatacak kadar sular seller akmıyordu. Sadece sızıntı. “Sızıntı için önlem alacağız, gerekirse tavanı boyatırız da” dedim. Eve çıktım, ortalığı kuruladım. Gece sular kesik olduğu için musluk açık kalmış, fark etmemişiz. Lavobanın da tıkalı olması, suyun dışarı akmasına sebep olmuş. Bize göre büyütülecek bir sorun değildi. Ama bizim alttaki genç, olayı uzakta yaşayan ailesine nasıl anlatmışsa, annesi uçağa atladığı gibi soluğu İstanbul’da almış. Hatta kadın soluklanmadan sabahın 10.30’unda kapımızda… Sanki ortalığı sel basmış da, felaketlerin tam ortasında kalan yavrusuna yetişebilmek ve onu bir an önce kurtarabilmek için gelmiş. Ve işte olaylar böyle başladı… Kadın yemeden, içmeden, dinlenmeden, bizim mal sahiplerini arayıp durum acil, ev yıkılıyor şeklinde anlatır. Eee bizim mal sahipleri de hemen işi gücü bırakıp evleri yerinde mi, değil mi görmeye gelirler. Geldiklerinde görürler ki, ev yerinde duruyor. Bir oh çekerler. “Off ya, komşu da ne kadar çok abartmış!” diye de dertlendiler.”
Sabırsızlanıyorum artık “Peki ne oldu da karakolluk oldunuz?
“O gün karakolluk olmadık. Sonra karakolluk olduk… O gün komşumuz sigortası attığı için elektrikçi çağırdı. Gelen elektrikçi, binanın yaklaşık kırk yaşında olduğunu, bu binada kullanılan elektrik kablolarının da çok eski, etrafı bezle sarılı bakır kablolar olduğunu, bu sızıntı olmasaymış bile değiştirilmesi gerektiğini anlattı. Komşumuz da “Değiştirin o zaman!” dedi. Tabii bu değiştirmenin tamamının bedelinin bizden isteneceğinin farkında bile olmadan olayı izliyorum sadece. Elektrikçi “Değiştiririm değiştirmesine de, sizin şu lambrileri sökmek zorundayım” demez mi? Kadın bana döndü “Bakın başımıza ne sorunlar açtınız?” dedi. “Hanımefendi, ablacığım yapmayın etmeyin sadece küçük bir sızıntı bu kadar büyütmenize gerek yok” desem de, beni hiç dinlemedi. Mal sahibimiz olan insanlara dönüp “Bu da olacak, şu da yapılacak” demeye başladı. Bizim mal sahipleri olarak tanıdıklarımız da “Olur şunu da yaparsan kaç para olur, bunu da yaparsan ne olur? sorup duruyorlar. “Biz öderiz parayı sonra kiracımızdan alırız.” diyorlar. Bu arada kimsenin muhatap almadığı kiracı da ben (biz) oluyorum. Ne alt kattaki komşumun uzaklardan gelen annesi, ne mal sahibimizin vekili olan kadın ve kocası, ne de işleri yapacak olan elektrikçi. “Pazarlık bittiğinde bu para bizden çıkacaksa bilmek istiyorum, ne yapılacak ve kaç para ödenecek?” dediğimde her kafadan ayrı sesler çıkararak üzerime yürümeye başladılar. Birisi “Ev alma komşu al” diyor, diğeri “Elektrik kabloları değişmeli” diğeri “Lambiriler kırılacak”, diğeri “Bu kablolar değişmezse maazallah yangın çıkar” diyor. Lafların hepsi havada uçuyor. Diyorum ki “Bakın bu para sonuçta bizim cebimizden çıkacaksa ki çıkacak, bizim de kendi ustalarımızdan fiyat alma hakkımız olmalı…” diyorlar ki “Sen sus nişanlın konuşsun.” “Burada değil” diyorum. “Telefon ettik biz, O her şeyi kabul etti.” O anda yapacak bir şey yok. Ben evime çıkıyorum deyip çıktım. Komşunun evindeki lambiriler kırıldı, tüm elektrik kabloları yeni plastiklerle değiştirildi, üzerine evin tavanı ve duvarı şekilli biçimde boyandı. Para kısmına gelince tabii ki anlaşamadık. Biz dedik ki sadece verdiğimiz zararı öderiz. Onlar dedi ki, bu masrafların tamamı sizindir. Bu ilk karşılaşmamız oldu, bizim mal sahipleriyle. Ağzımı açmadan her söyleneni sineye çekmeli ve her öde denileni ödemeliydim ki, hepsiyle aramda sorunsuz bir ilişki tesis edilebilsin. O gün bu gündür mal sahipleriyle hiçbir biçimde yıldızımız barışmadı. Sıklıkla eve gelip kapı yumruklarlar. Telefonla taciz ederler. Olmadı mail yoluyla… Bir de anneleri çıktı ortaya, kadın küfürbaz, hasta üstüne. Diyor ki; “Ben şizofrenim cezai ehliyetim yok. Size istediğimi yaparım ceza da almam.”
Siz de hukuka başvurun.
Savcılığa ilettik, karakola bildirdik. Kapımıza gelince polisi çağırdık ama bunlarla baş edemedik. Polis bize uzlaşın diyor. Uzlaşalım yeni kiraladık burayı masraflarımızı ödesinler ellerinde bir yıllık kontratımız var iptal etsinler hemen çıkalım diyoruz. Ama kontratı iptal etmiyorlar, depoziti dahi geri ödemeyi kabul etmiyorlar üstelik biz harcadık o parayı diyorlar. Sürekli taciz ederek emlakçıyla da danışıklı evden kaçmamızı istiyorlar. Tam şehir eşkıyalığı yani. Bıçak kemiğe dayandı ve kapıya geldiklerinde yine polis çağırdık. Kapımıza yüklendiler, kapının kilidini kırdılar, yerinden oynattılar görüyorsunuz tutanak tutun dedik tutmadılar evde. Karakola gittik şikayetçiyiz dedik. O eve gelen, tutanak tutmayan polisler bu kez de, suçlu gibi ifade almaya kalktılar.”
Komedi gibi resmen…
“Evet, orada yazdıkları ifade tutanağını imzalamadık diye nezarethanenin önüne, demirlerin arkasına uslandırılmak üzere bırakılmıştık.”
Nasıl yani uzun mu kaldınız?
“Akşam 20.30 civarında şikayetçi olduk. Karakola gittiğimizde 21.00 olmamıştı. Parmaklıkların ardından çıkıp da, ifade verdiğimizde saat 02.00 yi geçiyordu ve hala evimizde kapı için tutanak tutulmamıştı. Yani anlayacağın arkadaşım biz geceyi nezaretlerinde geçirdik. İşte Klarnetçiyle o zaman karşılaştık. Sadece Klarnetçi de değil. Elleri kelepçeli bir genç getirdiler, ağzının üzerine kafa yemiş. Bir fast food’da yemek yerken oradaki görevlilerle takışmış. Söyleniyordu, sürekli “Ben Avustralya’dan geldim, ne oluyor?” filan diye… Dayanamadım “Nereden geldin?” diye sordum “Melbourne’de yaşıyorum turist olarak geleli beş gün oldu.” dedi. Nişanlım; yerinde duramayan, huzursuz genç adama “Rahat ol, karakoldasın huzursuz olmana gerek yok.” deyince genç adam, “Bir dayak da karakolda yemekten korkuyorum” dedi. Nişanlım da, “Korkmana gerek yok, karakolda öyle şeyler olmaz” deyince, adam nişanlıma hayretle bakarak “Abi sen benden daha turistmişsin. Yaşadığın ülkeyi tanımıyorsun. Burada şimdi başıma neler gelebilir sen bilmiyorsun.” demez mi? Şaşırmıştık bu sözlere… Şaşırmamak lazımmış. Az sonra biz o tutanağı imzalamak istemiyoruz, bunlar doğru değil dediğimizde, şikayetçi olarak geldiğimiz karakolda nezarete atıldık. Yani anlayacağın, “uslandırılmak” üzere nezaret ediyorlardı.”
Arkadaşım anlattı, ben yazdım.
Yorum siz okurların…
Mücella Perizad / Turuncutime.com