Merhaba Dostlar,
Büyük biraderim bana siyasi konuda yazma, senin bunca yıllık meslek hayatın var, niçin mimarlık konusunda yazılar yazmıyorsun diye serzenişte bulundu. Ucu sonunda siyasete dokunsa da bugün böyle bir yazıyı kaleme almak istedim.
Akademide mimarlık eğitimi aldığım yıllarda. Böyle diyorum, çünkü çok yakın bir arkadaşım bu konuda “Biz mimar olmadık sadece mimarlık eğitimi aldık, mimarlık eğitimi almak başka şey mimar olmak başka şey” derdi. Özellikle de bunu ressam olduğunu zanneden bir yakını için söylerdi. Okuyarak ressam olunmaz ki derdi, ancak resim sanatının inceliklerini tarihini vs. şeyleri öğrenirsin, ama iyi bir ressam olmak apayrı bir şey derdi. Üstelik o tarihlerde Akademi mezunlarına bir de yüksek unvanı verilirdi. Yani yüksek mimar, yüksek ressam, yüksek heykeltıraş gibi dünyada bir örneği daha olmayan payeler…
Neyse uzatmayalım. Şehircilik hocamız Atatürk’ün mimarı Seyfi Arkan bizi İstanbul Belediyesine götürdü. Belediye İmar Müdürlüğünün çalışma şeklini yakından görmemiz için. O tarihte İmar Müdürü Av. Lütfullah Silahtar. İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğüne ilk ve son defa gelmiş bir hukukçu. Her daim, İmar Müdürü ya mimar olmuştur, ya da inşaat mühendisi.
Büroları tek, tek gezmeye ilgililerden bilgi almaya başladık. Efendim burası planlama bürosu. Burada Nazım Plan Büronun yapmış olduğu planlara (O tarihlerde Nazım Plan Bürosu Çemberlitaş’da, başında da Kutlu Güzelsu var) uygun imar planları yapılıyor dendi. Yandaki büroya geçtik. Burası Trafik Bürosu, İstanbul’un trafiğini çözecek projeler üretiyoruz diyerek hazırladıkları planları gösterdiler. Onun yanında bir diğer büro. Burası Anıtlar Bürosu. Burada da eski eserleri koruma planları, anıtların etrafını açma düzenleme projeleri yapılıyor dediler.
Velhasıl böyle birkaç büro daha gezince gördüm ki birinin anıtsal projesi diğer büronun trafik projesini yok sayıp üstünden geçmiş. Bir diğerinin yaptığı imar planı Anıtlar Bürosunun tarihi eserini yok sayıp geçmiş. Benim de çenem durmaz, dayanamayıp Seyfi Hocama sordum “ Hocam iyi güzel de bu planları üst üste koyduk mu şeffaflık arz etmiyor”. Seyfi hocayla Lütfullah Bey birbirlerine bakıp gülüştüler. Lütfulah Silahtar “İşte bizim de en büyük sorunumuz bu. Mezun olduktan sonra bu mevkilere gelip bunları düzeltmekte sizlerin işi” diyip konuyu bağladı.
Mezun olduktan sonra bu mevkilere çok gittik. Ama memur olarak değil de serbest mimar olarak senelerce gidip geldik. Ne yazık ki bu işler düzeleceğine daha da kötüye gitti. Bedrettin Dalan belediye başkanı olur olmaz bu koordinasyon işine çok önem verdi. Ama başkanlığı müddetince o da bu koordinasyonu tam olarak sağlayamadı. Sebebini de anladı ve uzun uzun anlattı. Gerçekten de kolay değildi bu koordinasyon.
Bu arada Anıtlar Bürosu çok değer kazandı. Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağarmış misali adeta nur yağdı. Daha sonra bu büro belediyeden ayrıldı. Sırayla Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü, Gayrimenkul Eski Eserler Kurulu, daha sonra da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu oldu.
Serbest mimarlık yaptığım yıllarda belediyede çalışan meslektaşlara projelerimizi en ufak bir sorunla karşılaştıklarında bu büroya havale ettikleri zaman “Bakın bir Frankeştayn yaratıyorsunuz. Sonunda bu canavar yaratıcısını da yer ” diye ikazlarda bulunuyor ama dinletemiyorduk.
Zaten yanılmıyorsam 1983 yılında Boğaziçi, daha sonra da İstanbul Suriçi tamamen sit bölge ilan edildi ve her proje bir çıkmazlar sarmalı olan KveTVKK’na sorulmaya başlandı. Sonunda yarattıkları Frankeştayn yaratanını yani belediyeleri de yedi. İstanbul’da nereye kazma vursanız ya Roma, ya Bizans, ya da Osmanlı çıkar. Böylece Belediyenin pek çok uygulaması yıllarca aksadı. Aksaray Yenikapı, Yusufpaşa, Unkapanı Haliç raylı geçiş vs. vs. yıllarca kalakaldı. İyi mi oldu kötü mü oldu o da ayrıca tartışılır. Bu kurullar olmasaydı daha önceden yapıldığı gibi pek çok tarihi eser ve kalıntı yok olup gidecekti. Bu da madalyonun diğer yüzü.
Bu noktada siyasete paralel geçiş yaparsak. 1980 darbesi sonunda kurulan Anayasa Mahkemesi bu pozisyona gelmiştir. Mevcut siyasal iktidarın şeriatı getireceği endişesi Anayasanın aldığı pek çok kararda etkili olmuştur. O hale gelmiştir ki, muhalefetin Anayasa Mahkemesine götürdüğü kanun taslağının bile –hiç yetkisi olmadığı halde- üzerinde rötuşlar ve düzeltmeler yapmıştır. Bir TV programında Fatih Altay’lı bile “Ben hukukçu değilim ama düz mantıkla Anayasa Mahkemesinin böyle bir yetkisi olamaz” demişti.
Ben Yargıtay’ın bile Bölge Mahkemelerinin kararlarını esastan incelediğinde “böyle değil de şöyle olmalıydı…” şeklindeki yorumuna karşıyım. Yüksek mahkeme gelen dosyayı ,ya usulden, ya da esastan inceler, gerekçeli kararında onaylar veya reddeder ama kendi yorumunu ekleyemez. Yani “ Bu böyle olur” diyemez. Kaldı ki yasama erkini elinde tutan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa Mahkemesinin hükümranlık sınırlarına hiç yaklaşamazken, Anayasa Mahkemesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama erkine istediği şekilde ( sırf şeriat endişesi ile) müdahale edemez.
Sağlıkla kalın. Hoşça kalın….
Ömer Suat MENALİ
suatmenali@yahoo.com