Dumrullar’ın Ülkesindeydim!
Babasını sattığımın dünyasında, boynu bükük Gariban Dumrul’ların çoğunluğu oluşturduğu bir halk yaşarmış.
Bu halk, babası satılasıca bir grup Uyanık Dumrul tarafından yönetilmekteymiş yıllardır.
Hiç birşey üretemediğine bakınca “miskin” olarak etiketlenmeyi hak ediyormuş bu Dumrullar halkı.
Yönetimdeki Uyanık Dumrul’lar “tüyü bitmedik yetimin kör kuruşu” filan gibi laflarla ruhlarını okşasalar da, her fırsatta bir vergi salarak, ellerinde avuçlarında ne var ne yok almak isterlermiş bu Gariban Dumrul’ların.
Uyanık Dumrul’lar, “ulan ne yapsak da bu garibanları söğüşlesek” diye kafa patlatırlarmış hep.
Öyle ya, üretim ve ihracat istatistiklerine bakınca yoksul sayılması gereken bu garibanlar, nasıl oluyor da telefon şirketlerini vergide birinci yapıyorlardı.
Herhalde telefon şirketi dışardan getirdiği paralarını, sırf bizim Uyanık Dumrul’ların idaresine aktarmak için kendini vergi şampiyonu göstermiyordu, değil mi?
Bu Gariban Dumrul’ların çenesinin çok düşük olduğu bir gerçekti.
Uyanık Dumrul’ların en uyanığı kararını verdi.
Bu ülkede daha söğüşlenecek çok insan vardı, söğüşlemek de caizdi.
İyi de, alenen söğüşleme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geri dönebilirdi.
Buna bir kılıf uydurmak iyi olurdu.
Gerçi kılıf olmasa da olurdu. Metrobüs kılıfını kimse fark etmemişti zaten. Kimsenin ona verilen paraları sorduğu yok.
Laf olsun torba dolsun türünden bir kılıf yeterdi.
En Uyanık Dumrul kafasından bunları geçirdiğinde, Anadolu yakasını Avrupa yakasına denizin altından bağlayacak tüp geçidin ucunda duruyordu.
Dünyanın parasını vererek yaptırdığı bu babası satılasıca tüp geçitten gelen araçların nereye çıkacağını düşündü bir süre. Tüpün karaya çıktığı yerdeki trafik zaten hem anası hem de babası satılası düzeydeydi. Bunun ucunu acaba başka bir yerimize mi çıkartsaydık diye düşünürken, yanındaki diğer Uyanık Dumrul seslendi: “Sayın Başdumrulum, Boğaziçi Köprüsünü yeniden ışıklandırdık. Güzel olmuş mu” deyiverince, bizimkinin zihninde yazarkasanınkine benzer bir zil sesi çınladı.
İşte dedi içinden, kılıfı buldum. Bunlar para basıyor anasını satayım. Bir tane daha yapsak fena mı olur.
Kılıf fikrini hemen öteki Dumrul paydaşlarına açtı. Onlar bunu ayağa kalkarak alkışladılar.
İyi ama nereye yapalım, zaten iki tane var bundan dedi, bir başka Uyanık Dumrul.
Seninki de laf mı canım. Açın Google Earth’ü bakın. En yeşil neresiyse, kazmayı oranın bağrına vuracağız. On seneye kalmaz orada yeşillik de kalmaz. Uzaydan bakınca zaten üst taraf yeşil, köprülerin bulunduğu alt taraflar da beyaz görünüyor. Ne o öyle, Bursaspor forması gibi. Yapalım bir köprü daha yukarılara, tüm boğaz içi boydan boya, Marmara’dan Karadeniz’e kadar tek renk görünsün. Uzaydan bakanlara da ayıp olmasın.
Etrafındaki diğer Uyanık Dumrul’lar birbirlerinin gözüne bakarak düşünüyorlardı:
Bu köprü kaça çıkar? Komisyonu ne tutar?
Vişne şurubunu yudumlarken, günde kaç arabanın o köprüden geçeceğinin hesabını yaptılar; sevindiler.
Bu babasını sattığımın ülkesindeki Gariban Dumrul’lar ne yapıyorlar dersiniz?
Ben ülkelerinden ayrılıp canım yurduma geldiğimde, ÖTV, KDV indirimi yutturmacasının cazibesiyle, araba kuyruklarındaydılar.
Çoluk çocuğun nafakasını götürüp yatırmışlar, yetmemiş üstüne bir de banka kredisi almışlar, üçüncü köprünün şimdiden açılışına hazırlık yapıyorlardı.
Hiçbir Gariban Dumrul diğerine sormuyordu, “biz niye vızır vızır bu yakadan o yakaya geçip duruyoruz?”
Uçağım Yeşilköy’e inince Allah’ıma şükrettim. İyi ki ben o Dumrullar ülkesinin vatandaşı değilim.
Şu babasını sattığımın dünyasında ne garip ülkeler ve ne garip halklar var değil mi?
Hatice Özbay / Turuncutime.com